01 Ekim 2016

Yöneticilik Anıları (1983-1994)


Boğaziçi, 1983

1982 yılında NATO bursu ile Lancaster University'ye araştırma yapmaya gitmiştim. Ben orada iken İbrahim Rektör Yardımcısı oldu. Bana yazdığı mektupta bilgi veriyor, bir an önce dönmemi, çok güzel işler yapacağımızı söylüyordu. Büyük bir şevkle işe koyulmuştu. Gerçekten de güzel şeyler yapmak için çaba harcıyordu. Yapmak istediği projelerden birisi de bilişim teknolojisini eğitimde kullanmaktı. İbrahim'in vizyonu bilgisayarları eğitime mümkün olduğunca sokmak idi. Örneğin, bir takım laboratuvar deneylerinin ekrana aktarılması ile; yani öğrencinin deneyleri ekranda gerçekleştireceği bir düzen oluşturulması ile eğitimin verimliliğinin ve etkinliğinin artırılabileceği düşüncesinde idi. Bir Amerikan bilgisayar firması ile temas halinde idi. Firmanın ismini anımsamıyorum, belki CDC. Hızlı ancak çöküş riski yüksek bilgisayar olarak biliniyordu. Firma Boğaziçi Üniversitesine girmek istiyordu. Başkan Yardımcısı bu amaçla İstanbul'a gelmişti. Bir akşam Başkan Yardımcısı, firmanın Türkiye temsilcisi ve İbrahim ile birlikte çıktığımız yemekte Başkan Yardımcısının İbrahim'in vizyonunu samimiyetle paylaştığını ve yakın bir işbirliğinin mümkün olabileceğini görmüştüm. Ancak o dönemde çevresini ikna etmesi zordu, hem de çok zor. Türkiye'de o dönem mevcut anlayışın, kavrayışın ötesinde bir şeyler söylüyordu. Çeşitli nedenlerle Rektör Yardımcılığı görevi erken sona erince bu projesi yarım kaldı. Yıllar sonra kişisel projesi olarak ve kendi olanakları ile başarı ile uygulamaya koyacağı, e-MBA programı ve diğer dersler kim bilir belki de o yıllardan kalan bir düşüncenin yeniden filizlenmesi idi.

Gündüz Ulusoy <gunduz at sabanciuniv.edu>


Karmaşık Problemlerin Etkin Çözümü, 1983

Anıya geçmeden önce, akademik yaşamım boyunca sıkça vurguladığımız iki görüşü hatırlatmak istiyorum. Birincisi, akademik arzu ve bu arzuyu nasıl tatmin ettiğimiz hakkında. Örneğin yöneylem araştırmacıları için önemli bir akademik arzu, gerçek yaşam problemleri için model kurup çözüm üretmek ve bu çözümün uygulanmasıdır diyebiliriz. İkinci görüş ise, iş dünyası tarafından dillendirilen ve Üniversite-Sanayi işbirliğinin gelişmesinde ciddi bir engel olarak hatırlatılan sorun çözmede akademik yavaşlık konusu. Başka bir deyişle, iş dünyasının çoğunlukla hızlı çözüm istediği ve akademik çalışmaların bu hıza ayak uyduramayıp yavaş kaldığının söylenmesi. Burada özetleyeceğim anı ise, İbrahim Kavrakoğlu’nun önderliğinde etkili bir takım çalışmasıyla, akademik yavaşlığı ortadan kaldıran ve akademik mutluluğu artıran bir başarı öyküsüyle ilgilidir.

1982 Aralık ayı, Bölüm Başkanımız İbrahim Kavrakoğlu’nun odasındayım. Kendisi “Toplu Konut Projesi” girişiminden bahsederek, 1983’ün ilk aylarında başlayacak çalışmada, benim de yer almamı istedi. İstanbul Sanayi Odasının desteğiyle yürüteceğimiz projede, Türkiye’nin önemli bir sosyo-ekonomik sorunu olan konut sektörünü sistemik bir bakış açısıyla inceleyecek ve karar vericiler için çözüm önerileri geliştirecektik. İbrahim Hocamız, kendisiyle beraber, Endüstri Mühendisliği Bölümünden Süleyman Özekici ve ben, Ekonomi Bölümünden Süleyman Özmucur ve Üniversite dışından da Güniz Taner’den oluşan beş kişilik disiplinlerarası bir proje ekibi düşünmüştü.

Öncelikle mevcut durumun sistemik bir fotoğrafı çekilecek ve konut sorununun boyutları incelenecekti. Konut arz ve talebinde giderek büyüyen açıklığın nasıl önleneceği, konut üretiminin nasıl teşvik edileceği, teknolojik seçenekler, finansmanın nasıl sağlanacağı, konut kredisi için kaynaklar, devletin rolünün ne olacağı gibi çok boyutlu bir sistem problemiyle karşı karşıyaydık. Hiç birimizin konut sektörüyle ilgili kapsamlı bir çalışması yoktu. Çalışmanın çok kısa zamanda tamamlanıp sunulması istenmekteydi.

İbrahim Hoca, projenin başarısı için, etkili bir iş bölümü ve konuyla ilgili uzmanlarla yoğun bir görüşme planı düşünmekteydi. Onun bakış açısıyla, iyi bir planlama, etkili bir takım çalışması ve hızlı bir çalışma temposuyla, projeden başarılı sonuçlar elde edebilirdik. Bizlerin yöneylem araştırma altyapımız ve bilgi birikimimiz, uzman görüşmelerinden elde edilen deneyim ve bilgilerle bütünleşecek ve proje başarısını getirecekti. Bu inançla, bizlerin motivasyonunu yükseltti.

Nitekim proje kapsamında, daha önceki çalışmaların ışığında, 200 kadar uzman kişinin görüşü alındı. Çeşitli senaryo analizleri üretildi ve bilgisayar ortamında denendi. 1983 Haziran ayına gelindiğinde proje tamamlanmıştı. İbrahim Hoca, proje raporunun İstanbul Sanayi Odası Araştırma Dairesi tarafından 5000 adet basıldığını ve hükümete de sunulduğu bilgisini bizlerle paylaştı. Uzman görüşlerine dayalı olarak ve senaryo analizleriyle destekleyerek oluşturulan somut öneriler, mevzuata da yansıyacaktı. Proje ekibi olarak çok mutlu olmuştuk. İbrahim Hocanın önderliğinde, kısa zamanda konut sektörünün dönüşümüne katkı sağlamıştık. Arkadaşlar, ne zaman akademik çalışmaların yavaşlığından bahsetse, İbrahim Hocamızı ve toplu konut projemizi hatırlarım.

Ali Rıza Kaylan <kaylan at boun.edu.tr>


Lotus 1-2-3, 1983

İbrahim Hocanın belki de bana öğrettiği en önemli şey "bilimi bilim için değil insanlık için yapmak" gerektiğiydi. Bu konuda sonradan tatlı bir sohbet yapmıştık. Ben o zaman teoriye daha meraklıydım. Sonunda “Teorinin faydası sonradan belli oluyor, halbuki Türkiye’nin bu kadar zamanı yok, çok gerideyiz” diye uzlaşıp çalışmaya başlamıştık. Konu enerji ekonomi sistemleri, yer Berkeley, 1983 başı galiba.

İbrahim Hocanın ofisinde buluşuyoruz. Kullanılmış fotokopi kâğıdının beyaz arka yüzü itinayla masaya konuyor, üzerine sistemler çiziliyor, denklemler yazılıyor. Sonra ben Fortran’la bunları kodlayıp iki üç gün sonra sonuçlara bakıyoruz. İbrahim Hoca biz burada konuşurken ırmaklarımız boşa akıyor diyerek olayı hızlandırmaya çalışıyor. Ben o zaman LBL Enerji Laboratuvarı'nda güneş enerjicilerin istatistik problemlerini çözmek için asistanlık yapıyorum. Evet o zaman ABD’de güneş enerjisi araştırması yapılıyordu, Reagan bütçeyi sıfırlamadan öncesi. Her türlü mainframe bilgisayar kaynağım var ama sistem Nükleer Fizikçiler için kurulmuş, bizim gibi sabırsız araştırmacılara uymuyor, batch process çalışıyoruz.

Bir gün hoca, “Fakülte toplantısında birisi 'Lotus 1-2-3 diye bir şey çıktı, devrim yapacak' dedi, sen biliyor musun?” diye sordu. Bilmiyorum valla, ama araştırayım dedim. Neyse, ben de bu vesileyle Enerji Laboratuvarı'na herhalde Lotus’un ilk kopyalarından birini aldırtıp benim Fortran ile yaptığım simülasyonları anında yapmaya başladık. Nükleer Fizikçiler çok sonradan spreadsheet diye bir şey olduğunun farkına vardılar. Birçok denemeyi önce spreadsheet’te yapmaya başladık.

Irmaklarımız daha fazla boşa akmayacaktı!

Mahmut Karayel <mahmutkarayel at altabering.com>


Uzun Sıcak Bir Yaz, 1983

Üç tane (biri ben) şaşkın, henüz ne yoldan gitmesi gerektiğine karar verememiş, teoriden çok deneme-yanılmayı seven çocuk okulun bitiminde hocanın odasına çağrıldılar. Hocamız yeni rektör yardımcısı olmuştu. Derslerden ve ders dışı onca sohbetten hocamızı tanıyorduk ama o günkü dalgın bakışlarından onun için de zorlu bir süreç başladığını anlamıştık. Doğrudan konuya girdi: “Bu yaz benimle kalın ve projelere yardım edin, stajınıza sayarız süreyi.” Büyük bir coşku ile kabul ettik. Sanıyorum hepimizin kafasındaki aynı idi: “Bize ders türü projeler verecek, onca iş arasında görüşme zamanı bulduğumuzda da geliştirdiğimiz yaklaşımları düzeltip iyileştirme tavsiyeleri alacağız.” Bir hafta sonra üçümüz de rektör yardımcısının “yardımcıları” olarak sahadaydık. Bize yaptırdıklarına inanamıyorduk, çünkü bize yaptırdıkları da bizi yönetiş şekli de okulun yetkili bürokratlarından farklı değildi. Bir hafta “okula yüzme havuzu ve sosyal tesis yapacağız, gidin en uygun yerlerin listesini yapın” komutu aldık. Okulu arşınlamayı seven üç yaramaz çocuğun her yere girip çıkmak için iyi bir bahanesi olmuştu. Bebek kapısından girip yukarı yürümeye başladığımız bir akşam vakti “aklın yolu birdir” teorisinin sayısız kanıtlarından birine rastladık. Ertesi sabah baskın yapar gibi odasına dalmıştık ve yaramaz çocukların tuttururcasına babasından bir şey istediği gibi kapının hemen yukarısındaki küçük düzlüğün projeye ne kadar uygun olduğunu anlatıyorduk. Tahmin ediyorum fikir bizim değildi. Kendisi dahil bir sürü insan da aynı yerin en iyi aday olduğunu düşünüyordu. Yüzünde muzip bir gülümseme ile gelişmekte olan fikrin doğrulamalarından birini daha dinliyor gibi idi. Biz coşkulu idik ama o gün hiçbirimizin bu projenin hayata geçme olasılığının sıfırdan daha yukarıda olduğunu düşündüğünü sanmıyorum.

Sonraki hafta yeni bir komut geldi: “Okulun sonbahar ders programını siz yapacaksınız.” Ondan sonraki ayı birimizin evinin bir odasının tabanını tamamen kaplayan, bir sürü A4 kağıdının birbirine yapıştırılması ile oluşturulmuş dev bir ders programı tablosu ile geçirdik. Kayıt İşleri ve bölümler arasında dolaşarak programı eniyilemek için zorunlu kısıtları toplamaya çalışıyorduk ama bizi pek ciddiye almadıklarından zorlanıyorduk ve her seferinde odasına dalıp yaramaz çocuklar gibi şikâyet ediyorduk. Her şikâyet sabırla dinleniyor ve sorunun çözülmesi için muhatap kimse bizzat telefonla aranıyordu. Bu kadar gözleme rağmen hiçbirimizin yaptığımız işin akademik egzersiz ötesine geçeceğini düşündüğünü sanmıyorum. Okul başlamadan bir hafta önce bizim artık oradan oraya sürüklenmekten paçavraya dönmüş dev tablomuz dönemin ders programı olarak kitaplaşmış idi. Onca aksayan noktaya ve unuttuğumuz kısıta rağmen okulun ders programı bizim yaptığımız oldu. Okul başlamadan önce yaşayabileceğimiz felaketleri fark edip yine odasına daldım: “Hocam galiba bölümler bize bir sürü kısıtı söylememişler, bir sürü şikayet duyuyoruz.” Yüzünde aynı muzip gülümseme vardı: “Size vereceğim hiçbir ders yaşayarak öğrenmenizi sağlayacaklarımdan önemli değildir.” Biz hiçbir dersinizi unutmadık hocam. Yokluğunuza alışabileceğimizi de düşünmüyoruz.

Turgay Aytaç <turgay.aytac at gmail>


Spider Araba, İyimser, Katılımcı, Çözüm Odaklı, 1983

İbrahim Hocamızı düşününce aklıma ilk gelen, basamaklarda otururken önümüzden Spider arabasında muzip bakışı ile farlarını yakıp söndürerek bizi selamlamasıyla geçmesi. Hocamızla yakın tanışmamız Turgay'ın da yazdığı '83 yaz stajında olmuştu. Rektör yardımcısı olarak bizlere verdiği öz güven, otoriter öğretmen-öğrenci ilişkisinin çok ötesinde arkadaşça yaklaşımı, sorunlara iyimser bakış açısı, kapısının her zaman açık oluşu, sürekli geleceğe odaklı yaklaşımı hayat boyu taşıdığım ve aşılamaya çalıştığım değerler olarak kaldı bende.

Murat Sönmez <muratksonmez at gmail>


Üniversitenin Ders Çizelgesi, 1983

İbrahim Bey'i üç ofisinde çalışırken izledim. Sadece bana ait hayal meyal aklımda kalanlar, başka şahidi yok. Birinci hatıram, Rektörlük Binasında, kocaman bir masaya yayılmış kağıtları inceliyordu. Yakından bakınca, üniversitenin ders çizelgesi üstünde çalıştığını anladım. Hayran kaldım, "Rektör yardımcısı neden bu ayrıntıya iner?" diye aklımdan geçti. O günkü konuşmamızda sorumun cevabını buldum: Elle yapması çok zor bir işi otomasyona çevirmek istiyordu. Yapılan işi ayrıntılı inceleyip zorlukları not ediyordu. [1993'de devam edecek]

Erol Inelmen <inelmen at boun.edu.tr>


Mükemmel Bir Yönetici, 1983 Sonu

Mezuniyet sonrası yurt dışında Endüstri Mühendisliği alanında doktora yaptıktan sonra 1979 yılında Türkiye'ye dönmeye karar verdiğimde İbrahim Hocam ile yine karşılaştık. Bu sefer Boğaziçi Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölüm Başkanı olarak benimle görüştü. Başka hiçbir üniversite ile görüşmeye gerek kalmadan beni hemen Boğaziçi'ne, bu sefer hoca olarak, geri dönmeye ikna etmesi hiç zor olmadı. Makine Mühendisliği Bölümü öğrencisiyken hocam olan İbrahim Bey artık Endüstri Mühendisliği Bölümü hocası olarak beni işe alan patronum olmuştu. Ama doğrusunu söylemek gerekir ise kendisini bir gün bile "patronum" olarak görmedim, o da zaten bunu kimseye hissettirmezdi. Bölümün bir takım olarak işbirliği içinde çalışmasını sağlardı, ki bu anlayış kendi ayrıldıktan sonra da hep devam etmiştir. İbrahim Hoca derslerde ve araştırmada başarılarına ek olarak mükemmel bir yönetici olduğunu da gösterdi bana. Üniversiteden ayrıldıktan sonra bu yeteneğini Şişe Cam grubunda üst düzey profesyonel yönetici olarak çalışarak sergiledi.

İbrahim Hocanın ilgisini Türkiye'nin sosyo-ekonomik sorunları her zaman çekmiştir. Hatta bu konulara doktorası olduğu Makine Mühendisliği alanından çok daha fazla ağırlık vermiştir. Bu bağlamda da İbrahim Hoca ile çalışma fırsatım oldu. İşe başladığımdan kısa bir süre sonra İbrahim Hoca İstanbul Ticaret Odası tarafından desteklenen bir proje aldı ve beni de beş araştırmacıdan oluşan proje ekibine dahil etti. Projenin konusu Türkiye'nin konut sorunu idi ve oldukça kısa bir zamanda soruna çözüm önerilerini içeren bir rapor hazırladık. İbrahim Hocanın planladığı iş bölümüne uygun olarak sorunu sosyal, ekonomik, finansal ve diğer yönleriyle inceledik ve öneriler geliştirdik. Ben iş planına uygun olarak daha çok finansal konulara ağırlık vermiştim, yaptığımız simülasyon mevcut sistemin işlemeyeceğini açıkça gösteriyordu. Sonunda önerilerimizi içeren kapsamlı bir rapor hazırladık ve bu çalışma hükümete iletildi. Daha sonra bu araştırmadan bir bilimsel makale yazdık. Böylece benim de İbrahim Hoca ile ortak yazarlarında olduğum bir makale yönetim uygulamaları alanında saygın Interfaces dergisinde yayınlandı. Hocam ve patronun olan İbrahim Bey şimdi de proje yöneticim ve ortak yazarım olmuştu. İbrahim Hocanın başarılı yönetimi sonucu yapılan bu çalışma daha sonra alanımızda saygın uluslararası Franz Edelman Management Science Achievement ödül yarışmasında finalist oldu.

İbrahim Hoca üniversiteden ayrıldıktan sonra da bölümle ilişkisini tamamen kesmedi ve gönüllü olarak part-time ders vermeye devam etti. Bu süre içinde yine yollarımız kesişti. Bölüm Başkanı olduğum bir zaman diliminde bize seçmeli olarak Toplam Kalite Yönetimi dersi verirdi. Haftada bir gün üniversiteye gelip dersini veriyordu ve bu şekilde de gönüllü olarak bize çok önemli katkılar verdi. Uygulamaya yönelik olarak verdiği bu dersler öğrenciler tarafından çok ilgi görürdü. Ne zaman bize seçmeli ders vermesi konusunda ricada bulunsam, hiç tereddüt etmeden kabul ederdi. İbrahim Hocamın çok yönlülüğü ve yönetime ilgisi bu sefer kalite alanına kaymıştı. Türkiye'de kalite bilincinin yayılmasına ve toplam kalite yönetimi konusunda da çok önemli katkılar yaptı.

Suleyman Özekici <sozekici at ku.edu.tr>


Akademik Balayı, 1984

Evliliğe ilk adımı 29 Aralık 1983 Perşembe günü öğleden sonra Beşiktaş Evlendirme Dairesinde atmıştım. Eşim Canan’ın nikah şahidi yakın akrabası Prof. Dr. Vahit Turhan idi. Benim şahidim ise, sevgili İbrahim Hocamdı. Yılbaşı tatiliyle birleşen ve Bursa Çelik Palas Otelinde geçirdiğimiz 3 günlük balayı tatili sonrasında, Üniversite’ye döndüğümde İbrahim Hocayla ilk karşılaşmamızı hep hatırlarım. Benim için düşlerimi süsleyen bir fırsat kapısı bu görüşmede açılmıştı.

Sohbet arasında, balayı tatili yanı sıra, Canan’la gelecekte düşündüğümüz tatillerden de bahsediyordum. Benim için liste başında Viyana ve Salzburg vardı. Robert Akademi Lise 2. sınıf öğrencisiyken 1968 Bahar Tatilinde gittiğim bu şehirlerden unutulmaz anılarım vardı.

İbrahim Hoca, Salzburg şehrini duyunca, kendisine yeni gelmiş bir broşürü masasının üzerinden bulup bana uzatarak, “İlgilenirsen yarın konuşalım.” dedi. Broşür Salzburg’da bir şatoda (Schloss Leopoldskron) Harvard Üniversitesinin desteğiyle düzenlenen seminerlerin 1984 programını içermekteydi. Ağırlıklı olarak sosyal bilimcilerin katıldığı bu seminerlerde, çeşitli küresel sorunlar üzerinde duruluyor, konuyla ilgili fikir önderlerinin ve akademisyenlerin katkılarıyla çalıştay raporları üretiliyordu. 1984 programında yer alan konulardan 228 numaralı seminer ilgimi çekmişti. Seminerde sanayileşmiş ve gelişmekte olan ülkelerin kentsel sorunları üzerinde durulacaktı. Ancak seminer tarihine (5-18 Şubat 1984) bir ay kadar bir süre vardı. Ayrıca kabul edilmek için, daha önce bu seminerlere katılmış bir kişinin yazacağı tavsiye mektubu da önemliydi. Kısacası zamanlama açısından şansım, yok denecek kadar azdı.

Ertesi gün İbrahim Hocayla tekrar buluştuğumuzda, gitmek istediğim semineri belirtirken, şansımın yüksek olmadığını düşündüğümü de söyledim. İbrahim Hoca benimle aynı fikirde değildi. Gülerek, “Rıza, bavulunuzu hazırlamaya başlasanız iyi olur.” dedi. Kendisi daha önce katıldığı için, tavsiye mektubu yazacağını söyledi. Onun başkanlığında yeni tamamladığımız “Konut Sorunu ve Çözüm Önerileri” projesinin de kabul şansımı artıracağını düşünmekteydi. Başvuruyu hemen yaptım. Bir hafta içerisinde olumlu yanıt geldi. Nikah şahidim İbrahim Abinin yüreklendirmesiyle ve desteğiyle, hiç planda olmayan bir akademik balayı tatilini gerçekleştirme fırsatı yakalamıştım. Neşeli Günler (The Sound of Music) müzikal filminin kısmen çekildiği şatoda iki haftalık bir balayı, eşim Canan ve beni bekliyordu.

Ali Rıza Kaylan <kaylan at boun.edu.tr>


Denizcilik, 1984 Yaz

Aynı dönemlerde BÜ'de ders verdik. Sayın hocamız sadece iyi bir hoca değil, çok değerli bir insan ve zekasına hayran olduğumuz kişiliği ile aramızda her zaman en üst düzeyde yer alan bir dostumuzdu.

Denize ve yelkene yatkınlığına örnek, birlikte yelkenli ile Büyükada'nın önünde motorlar bozulunca beni teselli etmek için, o zamanlar yazlıkta oturduğumuz Tuzla'ya kadar yelkenle gideriz diyen, hocalık kadar yelken bilgisi de olan sevgili dostumu hiç unutamam. Müthiş projesi ile ilgilenme fırsatı bulmuş ve elimden geldiği kadar internet üzerinden dershanelere alternatif üniversitelere hazırlık derslerini içeren bu programın tanıtımı için uğraşmıştım ve kendisine bir kez daha ileri görüşü ve zekası için hayranlığımı iletmiştim. Allah mekanını cennet eylesin.

Pınar Bakır <pinarbakir1 at gmail>


Doğrudan Yönetim Kuruluna, 1984

1984 yazında Türkiye'ye döndüğümde "belki İbrahim Hoca beni BÜ'ye alır" diye konuşayım dedim. Babam 18 yaşında cebinde 400 dolarla dünyanın öbür ucuna uğurladığı oğlu on sene sonra geri gelince hala 18 yaşında sanıyor, her yere benimle geliyor; “siz gelmeseniz de olur babacığım” falan diyemiyorum, beraber geziyoruz. Kavrakoğlu ile mülakata da beraber gittik!

Hocayla yarim saat yalnız konuştum. Bölümün kalitesinden bahsetti. O zaman bana "her adamı almıyoruz fazla da heveslenme" der gibi geldiyse de belki de "para parayı çeker" gibiydi. ben de lisans eğitimimden Sümerbank'a borcum olduğunu ama BÜ’de başlamak için çok hevesli olduğumu belirttim. Sonra İbrahim Bey'le ofisten çıktık. Babamın yanına geldi, yarım saat ona Endüstri Mühendisliğinin ne olduğunu anlattı. Çok hoşuma gitmişti, ayrıca benim de faydalandığım bir özetti...

Neyse ben askerlik ve World Bank/Sümerbank Modernization Projesi arasından sonra ertesi yıl BÜ’de başladığımda birinci gün iki sürpriz: 1) Seni Mühendislik Fakültesi Yönetim Kuruluna seçtik, çünkü bu angaryayı burada olan hiç bir Yrd. Doc. kabul etmedi, toplantıda sen yoktun. 2) Sana özel ofis veremiyoruz, Gülay Barbarosoğlu ile aynı ofisi paylaşacaksınız.

Mahmut Karayel <mahmutkarayel at altabering.com>


"Şüphen mi Vardı?", 1984

Hocamla Türkiye enerji modeli üstünde çalışırken kısa süreli yurt dışına gitmesi gerekti. Giderken modele bir değişken daha eklemeyi önerdi, "Demir Bey ile görüşüp onun da fikrini soralım." dedi. Dediklerini yapınca model çok daha iyi çalıştı, elimizdeki data ile neredeyse %100 uyum sağladık. Hocam dönünce yaptıklarımızı gösterdim ve sonuçların şaşılacak kadar iyi olduğunu anlattım. Tabloları inceledi, sonra yüzüme baktı ve unutulmaz iki kelime söyledi: "Şüphen mi vardı?"

Akif Eyler <akif.eyler at gmail>


Sistem Yaklaşımı, 1984

İbrahim Abi, sistemik yaklaşım ve bütünsel bakış açısıyla, üniversitede yaşadığımız sorunlar hakkında görüşlerini, zaman zaman bizlerle paylaşırdı. Yemekhane ile ilgili bir yorumunu hatırlıyorum. Bir ara hem hocalar, hem idari personel aynı zaman aralığı içinde yemekhaneye geliyorduk. Haliyle zaman zaman sıkışıklık, beklemeler oluyordu. Rektör, hocalarla idari personelin yemek saatlerini ayıracak bir yazı astı kapıya. İbrahim Abinin altına eklediği not şuydu:
“İlave kısıtlar ekleyerek, problemin çözümünü kolaylaştıramazsınız. Ancak yeni sorunlar yaratırsınız.”

Hüsamettin Alper <Husamettin.Alper at arup.com>


Şişecam, 1984

İbrahim Hocamla birlikte Şişecam'da başlayan birlikteliğimiz KMI'da devam etti. Kendisinin vizyonerliği bir çok kurum ve kuruluşa destek vermiştir. Benim hatırladığım 1984 Şişe-Cam'da bilgi işlem merkezinin geliştirilmesi üzerine yaptığı çalışmadır. O zaman eğitim müdürlüğünde eğitim uzmanı olarak çalışıyordum. Bütün yöneticilere masa üstü bilgisayarlar verilmişti. Biz de o yıl büyük bir eğitim kampanyası başlatmıştık.



Tuğrul Savaş <tugrulsavas at gmail>


Yardımsever Kişiliği, 1984

İbrahim Bey, çok sevdiğim, saydığım ve değer verdiğim bir kişiydi. Memuriyet hayatıma ilk onunla çalışarak başladım. Kendisiyle çok rahat çalışma hayatım oldu. İşini doğru, dürüst ve çabuk yapardı. Çalışanları olarak bizlere de işlerimizi doğru ve hızlı yapmamızın önemini anlatır ve bu yönde teşvik ederdi. Sabah erken gelip, uzun saatler çalışmayı çok severdi. Uzun saatler çalıştığı için de eşinin elleri ile yaptığı kurabiyeler masasının üstünde teneke bir kutu içerisinde olurdu ve bizlere de ikram ederdi. Ayrıca çok yardım severdi. Kardeşimi iyi bir şirkette işe almış ve onun oradan emekli olmasını sağlamıştı. Sonuç olarak, iyi bir akademisyen, iyi bir iş adamı, yardımsever bir insandı. Keşke daha uzun yaşasa ve insanları aydınlatmaya, yardımcı olmaya devam etseydi. Onu her zaman çok sevecek, minnetle anacağım. Nur içinde, huzurla uyumasını diliyorum.

Ayşe Çetinkaya <cetinkaa at boun.edu.tr>


Hayattaki Öncelikler ve Sıralama, 1984

Bir gün BÜ kortlarda eşim Işıl'ı tenis dersi için bırakmaya gittiğimde (33 sene önce olmalı) kortta İbrahim Hoca vardı. Işıl korta girerken o çıkıyordu. “Sen de oynayacak mısın?” diye sordu gülerek. (Hoca bir kaç yönetim işini aynı anda yürütüyordu o zamanlar.) Ben, “Yaa hocam, istiyorum ama iş güçten düzenli olamadığı için başlayamıyorum.” deyiverdim. "Bak Doğan, öncelikler önemli. Sıralama yapar ve uyarsan, daha bir çok işi yapabileceğini görürsün. Ben bunu uyguluyorum.” dedi.

Bir şeyleri yapmadığım ve bahane aradığım zamanlarda hep o anı sesli/görüntülü hatırlarım.

Doğan Güneş <dogan.gunes at bilgi.edu.tr>


Endüstri Mühendisliği ile Tanıştıran Adam, 1984

Üniversitede Endüstri Mühendisliği ile ilk tanıştığım ders Engineering Economics. Derse ilk geldiği günü hatırlıyorum İbrahim Hoca’nın, yüzünde o herkesin çok iyi bildiği muzip gülümsemesi ile sıcak yumuşak duruşunu. Sakin sakin, çok da matematiğine girmeden işin mantığını anlatışını. Alıştığımız eğitim sisteminde hep problem çözme odaklı olduğumuzdan, daha yukarıdan bakarak konunun özünü anlatmaya çalışmasını yadırgayışımı. Hatta daha sonra o dönem asistanlığını yapan Gülay Hoca’nın ek derse gelerek problem çözümlerini anlattığında rahatlamamı. Daha sonra ne yapmak istediğini, bize ezberlenecek formüller ötesinde ne kazandırmak istediğini anlamamı. Gerçekten beni ilk defa Endüstri Mühendisliği ile tanıştıran adamı.

Gökşin İhsan Durusoy <goksin at akisgyo.com>


Akademik Risk, 1985

1985 Nisan ayında, Rektörümüz Ergün Toğrol Bey’den bir görevlendirme yazısı aldım. Bu yazıya göre Endüstri Mühendisliği öğretim üyeliğim yanı sıra, Bilgi İşlem Merkezi’nin yöneticilik görevini de üstlenmem gerekmekteydi.

Üniversitede çeşitli kurul üyelikleri dışında, o güne kadar kapsamlı bir idari görev almamıştım. Bir taraftan bilişim teknolojileriyle iç içe yaşamak, bu alanda önemli gelişmeleri yakından izlemek ve Üniversitenin bilişim politikalarının belirlenmesinde rol oynamak çekici gelmekteydi. Diğer taraftan bu görevin akademik yaşantım üzerine getireceği yük konusunda ciddi tereddütlerim vardı. Üniversitemiz için çok önemli olduğunu düşündüğüm bir göreve atanmıştım. Fakat bu görev benim için yeni özveriler demekti. İş-yaşam dengem kuşkusuz olumsuz etkilenecekti.

Burada küçük bir parantez açıp, Üniversitenin bilgisayar altyapısından ve o dönem gelişmelerinden de kısaca bahsetmek isterim. Bilgi İşlem Merkezi, bilgisayar ve iletişim teknolojilerindeki gelişmelere paralel olarak üçüncü dönemine yeni başlamaktaydı. Birinci dönem (1966-1973) benim öğrencilik yıllarımı kapsamaktaydı. Ana sistem (mainframe) dediğimiz ve kocaman bir odayı dolduran IBM 1620 sistemi üzerinde, toplu işleme (batch processing) yapılmaktaydı. İkinci dönem 1974-1983 yıllarında ise zaman paylaşımlı (time sharing) kullanımla, UNIVAC 1106 sistemi devredeydi. 1984-1990 yıllarını kapsayacak yeni dönem için, Control Data (CDC) firmasından Cyber 170/815 sistemi kiralanmıştı. Yeni sistemde Üniversite yerleşkesine yayılmış kısıtlı sayıdaki uçbirimlerden ana sistem kullanılacaktı. Ayrıca bilgisayar destekli eğitim alanında önemli bir gelişme olarak gösterilen PLATO sisteminin çalıştırılacağı 10 adet iş istasyonu da alınmıştı.

Söz konusu teknolojik gelişmelerin ve yeni sistemin kiralanmasında anahtar rol oynamış Bilgisayar Seçim Kurulunun Başkanı, Rektör Yardımcısı kimliğiyle İbrahim Kavrakoğlu’ydu. Ertesi gün İbrahim Hocayı ofisinde yakaladım. Yeni görev konusunda görüşünü almak istiyordum. Benim endişelerime hak veriyordu. Ancak denemeden reddetmeme de karşıydı. Sohbetimizin özeti, “Ali Rıza, akademik risk almaktan korkma. Sana getireceği yükün yanı sıra, bu görev hem senin, hem de Üniversite için yeni fırsatlar da getirebilir.” şeklindeydi. Bu bakış açısıyla, yöneticiliğe adım atmamda beni yüreklendirmişti. Ayrıca yeni sistemi niçin tercih ettikleri konusunda da görüşlerini paylaştı.

Ofisinden ayrılırken, akademik yaşantımın 1985-1996 yıllarını kapsayan çift görevlilik dönemine adım atmaya karar vermiştim. Bir taraftan yerel ve geniş alan bilgisayar ağlarının tasarım ve kurulumuyla ilgili projeler için önemli vakit harcayacak, diğer taraftan akademik görevlerimi aksatmadan yürütmeye çalışacaktım.

Ali Rıza Kaylan <kaylan at boun.edu.tr>


Argör, 1985 Yaz

Sene 1985, mevsimlerden bahar, Endüstri lisansından mezun olmanın mutluluğu içinde dolanıyoruz. Şimdi ne yapılır? Mesela askere gidilir. Dönemin sevgili argör (araştırma görevlisi kısaltmamız) arkadaşlardan edindiğimiz izlenim ise bu meslekte yüksek lisans yapmanın önemli bir artı olacağı idi. O zamanlar sevgili Nejat Ürem ile sınıf arkadaşlığının tadına lisans hayatımızın sonunda varabilmiştik. Tabii bunda benim “irregular” öğrenci olmamın katkısı büyüktü. Birlikte kararımızı verdik. Üniversitenin ortamının da bu kararda önemli bir faktör olduğunu söylemem lazım, en azından benim açımdan. Neticede hem bölüme yakın olmak hem de maddi katkı elde edebilmek için argör olma seçeneğini dönemin bölüm başkanı İbrahim Hoca'mızla değerlendirdik. İbrahim Hoca'mızın tam desteği ile hemen başvurularımızı yapıp daha dönem başlamadan 1985 yazı itibariyle argör olduk. İbrahim Hoca'nın bu dönemde bizi ısındırmaya yönelik işler vermesi ile başladık yüksek lisans öncesi hazırlıklara. “…Siz artık asistansınız, bölüm için faydalı olacak önerileriniz varsa getirin birlikte bakalım…” demişti. Argör’ün bölüme katkısının önemli olduğunu her zaman hatırlattı bize. Bölüm başkalığının son döneminde tanışmıştık İbrahim Hoca ile ama yetti doğrusu.

Hocamız her zaman sevgi ve saygı ile hatırlanacak.

Hakan Kıran <hakan.kiran at mind2biz.com.tr>


"So What Demeyi Öğreneceksin", 1985

Sayın Hocam, Boğaziçi'nde yüksek lisans yaparken tezimi sizinle yapma fırsatını bulduğum için gerçekten çok şanslı olduğumu düşünüyorum. "Akademik kariyer yaparsam örnek alacağım kişi İbrahim Kavrakoğlu'dur." dediğimi çok iyi hatırlıyorum. Örnek olmak derken dar anlamda akademik kariyere özendirmek / yönlendirmek şeklinde sınırlandırmıyorum. Yaptıklarımız ve yapmadıklarımızla, değerlerimiz ve davranışlarımızla öğrencilerimizde bıraktığımız olumlu intibalar şeklinde tanımlıyorum örnek olmayı. Siz bana her açıdan örnek oldunuz. Tezimi yazarken gözümde zona çıktığında benimle yaptığınız o anlamlı konuşma hala kulağımdadır. "So what demeyi öğreneceksin Füsun." demiştiniz bana. O günden beri, ne zaman zorluklarla, problemlerle karşılaşsam, hep sizin "so what " sözünüzü hatırlarım.

İyi ki sizi tanımışım, iyi ki sizinle birlikte çalışma mutluluğuna erişmişim. Nurlar içinde yatın canım hocam.

Füsun Ülengin <fulengin at sabanciuniv.edu>


En Güzel Tercih, 1985

Kendisi ile ilk defa 1985 yılında Boğaziçi Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsünde tanıştım. Sınav bitmiş sonuçlar açıklanmış ama benim sınav sonucum listede yok idi. Üniversite dışından 5 kişi alacaklardı. 4 kişinin ismi var 5. kişi yoktu. Kendisine gittiğimde bana "Senin puanın ile başka bir arkadaşın puanları aynı, okul bitirme puanlarınız da birbirine yakın; onun sınav puanı senden biraz fazla, senin de bitirme notun ondan biraz fazla." dedi. Benimle neden yüksek lisans yapmak istediğimi vb. bilgileri sorarak kısa bir sohbet etti. "Birinizi tercih etmek yerine her ikinizle de yüksek lisans tezi yapmak daha güzel olur. Ben bunu sağlamaya çalışıyorum." dedi. Sonunda kontenjanı bir kişi artırarak soruna çözüm buldu. O gün oradan beni ya da diğer arkadaşımızı gönderebilirdi. Bizdeki yüksek lisans yapma arzusunu görünce kayıtsız kalmadı. Allah rahmet etsin.

Ercan Öztemel <ercanoztemel at gmail>


"Ben Hangi Konuyu Çalışayım Hocam?", 1985

Endüstri mühendisliği ve yöneylem araştırmasını 1979-85 yıllarında Boğaziçi Üniversitesinde bu alanın Türkiye’deki duayenlerinden öğrenmeye başladım. Hem mesleki hem de kişisel olarak yolumuzu aydınlatan hocalarımızın arasında İbrahim Kavrakoğlu’nun benim için ayrı bir yeri vardır: Yüksek lisansı bitirip özel sektörde tam zamanlı olarak çalışmaya başlamıştım. Kısa bir süre sonra bu kariyerin uzun dönemde beni mutlu etmeyeceğini fark edip bir arayış içine girmiştim. Akademik kariyer bana çok çekici gelmekle birlikte, izleyeceğim yolu tam olarak formüle etmekte güçlük çekiyordum. Kuzey Amerika’daki yöneylem araştırması konusundaki doktora programlarının daha çok çözüm yöntemleri üzerine yoğunlaşması beni kaygılandırıyor, uzmanlaşmak istediğim sosyal sistem uygulamaları üzerinde yeterince eğitim alamayacağım hissini veriyordu. İşte bu dönemde İbrahim Hocanın fikrini almak şansım oldu. İçinde bulunduğum ikilemi ona anlatıp “Ben hangi konuyu çalışayım hocam?” diye sorduğumu çok net anımsıyorum. Bana yaptığı şehir ve bölge planlama alanında çalışmam önerisi akademik kariyerimin başlangıcına ışık tutmuştur.

Onu en son Temmuz 2003’te İstanbul’daki EURO/INFORMS toplantısında gördüm. O sıralarda üzerinde çalıştığım araştırma projelerini anlattıktan sonra, “Siz neler yapıyorsunuz Hocam?” diye sorduğumda “Üniversite kuruyorum.” demişti….

Yolumuzu aydınlattınız, nur içinde yatın İbrahim Hocam.

Vedat Verter <vedat.verter at mcgill.ca>


Hocam İbrahim Kavrakoğlu, 1986

Boğaziçi Endüstri Mühendisliği’nde okurken 3. sınıftaki en önemli mecburi derslerimizden biri “Decision Economics”ti ve bu dersi İbrahim Kavrakoğlu’ndan almamız gerekiyordu. Hiç bir derste pek öne çıkmayan ve notları da sınıf ortalaması düzeyinde seyreden bir öğrenci için bir aile büyüğünden ders alıyor olmak açıkçası pek de kolay bir iş değildi. Üstelik kendi boşboğazlığım sebebiyle İbrahim Kavrakoğlu’nun yeğeni olduğumu bütün sınıf da öğrenmişti.

Buradaki en büyük birinci sorun beni bu üniversiteye ve bölüme teşvik eden dayıma “rezil olmamak”, ikinci sorun ise tarafsızlığı ve dürüstlüğü ile tanınan İbrahim Kavrakoğlu’nu “yeğenini kayırıyor” pozisyonuna düşürmemekti. Dolayısıyla ne yapıp ne edip sosyal hayatımı bir tarafa bıraktım ve benden beklenmeyen bir çaba ile Decision Economics dersine deli gibi çalışmaya başladım. Şöyle ki, daha ilk baştan itibaren o gün anlatılacak konuları öncesinden okuyor, soruları çözüyor ve hazırlanıyordum. İbrahim Kavrakoğlu derste öğrencilere soru sorduğunda ilk ve sürekli olarak kalkan el benimki oluyor; sınavlarda en yüksek notlar da yine bana geliyordu. Üstelik burada bir haksızlık olmadığını ispatlamak için aşırı çaba sarf ettiğimi ve o dersi diğer her konudan çok daha kapsamlı bir şekilde öğrendiğimi hatırlıyorum. Aslında bu durum benim için çok faydalı oldu, işlediğimiz konular çok uzun yıllar çok işime yaradı.

Diğer taraftan dönem sonunda çok iyi bir not almış ve kendi çapımda dayımı yeğeninin çok iyi bir öğrenci olduğuna inandırmıştım. Ancak yıllar sonra birisiyle konuşurken şu sözleri duyunca biraz mahcup olduğumu söylemem gerekiyor. Onun öğrencisi olduğumu duyan bir kişi “Melike Hanım nasıl bir öğrenciydi?” dediğinde, İbrahim Kavrakoğlu “Çok da parlak bir öğrenci sayılmazdı ama bir tek benim dersime çok çalışıp o derste çok başarılı olmuştu.” dedi.

Melike Mermercioğlu <mmermercioglu at ku.edu.tr>


Optimum Enerji Modeli, 1986

Yıl 1986... Endüstri Mühendisliğinde Yüksek Lisans yapıyorum. Dersimiz "Special Topics". İbrahim Hocam bize Türkiye'nin elli yıllık enerji projeksiyonunu veriyor. Sonra da enerji üretmek için çeşitli seçeneklere ilişkin verileri... Termik santral yapsak yerli ve milli oluyor ama çevre açısından sorunlu, doğal gaz temiz ama Rusya'ya, İran'a bağımlıyız, hidroelektrik fena değil ama ömrü kısa, rüzgarın nefesi yetmiyor açığımızı kapatmaya, güneş sonsuz kaynak fakat henüz teknoloji yeterince gelişmemiş, nükleer sağlam enerji sağlıyor ancak çok da tehlikeli! Biz model kurmaya çalışıyoruz, sonuçta optimum politikayı bulacağız. Bir zaman sonra neyi maksimize ya da minimize edeceğimiz üzerine tartışma başlıyor proje grubumuzda. Finansmanı mı, çevreye olan riski mi, dışa bağımlılığı mı, enerji verimliliğini mi? O güne kadar doğru modeli kurarsak en iyi sonucu bulacağımıza inanmışız. Usta bir sanatçı gibi, önce kuralı öğretip sonra kuralı bozuyor. Her zaman "optimum" olmayacağını öğreniyoruz İbrahim Hocamızdan. Sorunlar karmaşıklaştıkça, analitik becerilerin yanı sıra kullanmamız gereken iki atıl kaynağımız daha olduğunu öğreniyoruz: Değerlerimiz ve sezgilerimiz...

Sonra kariyer yolculuğum başlıyor ve yönetici olarak yirmi beş yıl boyunca irili ufaklı yüzlerce karar alıyorum. Bu süre boyunca bu bilgelik yoluma ışık tutuyor. Artık ondan aldıklarımı ben başkalarına anlatıyorum... Çok az insan böyle iz bırakır. Minnettarım.

Cenk Doğru <cenk_dogru at yahoo.com>


Yüzer Seminerde, 1986 Mayıs

Ben TÜBİTAK Marmara Araştırma Enstitüsü'nde çalışırken kendisi ile çok sayıda konferans ve seminerde meslektaş olarak karşılaştık. Hatta bir keresinde -1986 Mayıs ayı idi- o zamanlar İstanbul-İzmir arasında çalışan Ankara Feribotu’nda bir seminer düzenlemişler ve ikimizi de konuşmacı olarak çağırmışlardı. Cuma öğleden sonra Sirkeci’den yola çıktık, feribot İzmir’e doğru giderken “sallanarak” konuşmalarımızı yaptık, gece yemeğimizi yiyip kamaralarımızda yattık, Cumartesi sabah İzmir’e inip şehirde gezdik, dönüş yolunda tekrar seminere devam ettik.
Hafta sonu olduğu için ikimiz de eşlerimizle katılmıştık ve bize yemeklerde 4 kişilik özel bir masa ayırmışlardı. Böylece 4 Boğaziçili bol bol sohbet etme imkanı bulduk. Sohbet sırasında kendisinden ilk ders aldığımdan beri 10 sene geçtiğini söyleyince “Ya Belgin, o kadar oldu mu?” diye çok şaşırdı. Ben hamileliğimin ilk aylarında olup geminin sallantıları ile bu masada pek bir şey yiyemesem de öğretmenlikten arkadaşlığa dönüşen sıcak sohbetler yanıma kâr kaldı.

Belgin İlhan Vardar <belginv at gmail>


Kasisler ve Süspansiyon, 1986

Otuz sene önce memleketimizde Japon arabaları pek varlık gösteremiyordu, çünkü bozuk yollardaki performansları iyi değildi. İbrahim Hocamın şu sözlerini iyi hatırlıyorum: "Azizim, bunun iki çözümü var. Ya iyi süspansiyon sistemleri tasarlarsın, ya da yolları çok iyi yaparsın, araçlarda süspansiyona gerek kalmaz. Japonlar bu yaklaşımı seçmiş, her araca pahalı bir sistem koymaktan daha düşük bir maliyeti var." Bağdat Caddesinde, tam da Hocamın evinin hizasındaki hız kesici kasislerden geçerken hep bu sözü hatırlarım.

Akif Eyler <akif.eyler at gmail>


“Hocamı dinlemeliydim”, Ekim 1986

Yeni mezun olarak Şişe Cam Sistem Otomasyon Bölümünde programcı olarak işe başlamıştım. Sistem Otomasyon ve adını şu anda hatırlayamadığım bir bölüm de İbrahim Bey’e bağlıydı. Yüzlerce kişinin çalıştığı bu iki bölümde Boğaziçi mezunu benimle beraber 3-4 kişiydik. Diğerleri benden eski ve Şişe Cam’ı benimsemişlerdi. İbrahim Bey o yüzlerce kişinin içinde benim gibi yeni girmiş bir çaylağı motive etmek için daha girdiğimin ilk senesinde bana özel bir projenin sorumluluğunu vermişti. Ben ise toplam 2 sene çalıştıktan sonra kabına sığamayan bir genç olarak uluslararası bir şirkete geçme hevesiyle ayrılmıştım. Ayrılacağımı söylediğimde üzgün bir şekilde “Seni yine de tutamadık” demişti. Ve ben uluslararası şirketlerde senelerce çalıştıktan sonra aslında Şişe Cam’dan ayrılmakla ne büyük bir hata ettiğimi de anlamıştım.


Jale Karaveli <jale.karaveli at @iabturkiye.org>


Bildiğini Paylaşabilmek, 1986 Sonu

İbrahim Kavrakoğlu; insanın içini ısıtan güler yüzü, engin bilgi ve deneyimi, canlı, renkli ve yenilikçi kişiliği ile Boğaziçi Üniversitesi Endüstri Mühendisliğinde öğrenci olan herkesin gönlünde çok derin iz bırakmıştır. Konu ne olursa olsun danışmak ihtiyacınız olduğunda Rahmetli Hocam her zaman yanı başınızda hissedeceğiniz kadar yakınınızdaydı. Bundan tam otuz yıl önce, Kanada’da doktora eğitimime gitmeden önce hep minnet ve şükranla andığım çok sevgili Hocalarım İbrahim Kavrakoğlu, Özer Ertuna ve Mahmut Karayel’in huzurlarında yüksek lisans tezimi sunduktan sonra; İbrahim Hoca her zamanki “Cartesian” bakış açısıyla bana “Reha; önemli bir dönemin arifesindesin. Hayatta bilginin değişik düzeyleri vardır. 1. Bilmediğini bilmemek, 2. Bilmediğini bilmek, 3. Bildiğini bilmemek, 4. Bildiğini bilmek, ancak hepsinden önemlisi 5. Bildiğini paylaşa-bilmek.” demişti. Ben de Hocamın bu tavsiyesi çerçevesinde iş yaşamımın yanı sıra üniversitelerle olan yakın ilişkimi hiç sonlandırmadım ve genç kuşaklarla nesiller arası deneyim paylaşımından çok fazla keyif almaya devam ediyorum. Ruhu şad olsun...

Reha Yolalan <ryolalan at tekfen.com.tr>


İbrahim Hocanın İmzasının Peşinde, 1987

1986 yazının başlarıydı. Kanada’da Laval Üniversitesi Yönetim Bilimleri Fakültesinden doktora başvuruma kabul gelmişti. O nedenle yüksek lisans tezimi mümkün olan en kısa sürede tamamlamak için işe koyulmuş ve çok sevgili tez hocam Mahmut Karayel’in yönlendirmesiyle o tarihlerde görece yeni olan ‘Veri Zarflama Yöntemi’ni (Data Envelopment Analysis) hizmet sektörüne uygulamaya karar vermiştim. Veri bulma konusunda imdadıma Yapı ve Kredi Bankası’nın yöneticileri yetişmişti. Banka şubelerine ilişkin gerek operasyonel ve gerekse finansal verileri temin edip ölçümleme sürecine girişmiştim. Birdenbire LINDO program çıktıları hayatımın en önemli parçası haline dönüşüvermişti... Oluşan değişik gözlem kümelerini analiz ediyordum. Ve sonuçta oldukça anlamlı bir etkileşim yumağına ulaşmıştım. Aslında daha sonraları çok daha iyi anladığım kadarıyla bankacılık literatüründe öncü çalışmalardan birine imza atmıştım, Mahmut Hocamın desteğiyle. Tez jürime de konuya yakınlıkları ve uygulama yönüne verdikleri önem nedeniyle İbrahim Kavrakoğlu ile Özer Ertuna Hocalarımı davet etmiştik.

Hummalı bir çalışma dönemi sonrasında 1986 yılının Aralık ayının son günlerinde tezimi sunup, jüri üyelerimin tebriklerini aldıktan sonra tezimin ciltleme ve formatlama dönemi başlamıştı. Ancak, -samimiyetle itiraf etmeliyim ki- o dönemde ben maalesef Fortran zamanındaki fakir bir programcı düzeyinde kalakalmıştım: Tam ‘punch card’dan 5,25 inçlik floppy disket sürecine evrimimi tamamlama aşamasındaydım. Öte yandan; vize ve oturma izni işlemleri, gerekli öğrenci belgeleri, iki üniversite arasındaki öğrenci değişim anlaşması gibi envai çeşit sorunların da yaklaşık 10 gün gibi çok kısa bir sürede çözümlenmesi gerekiyordu. KLM'deki apeks biletimin haricinde neredeyse her şey eksikti...

İşin komik olan yanı ise, ben tezimin text kısmını Turbo Pascal'ın Edit kısmında yazmıştım yazmasına ama matematik formülleri yazacak programlara erişimim yoktu. O dönemlerde LaTeX programının varlığını ise sadece Amerika’da yüksek lisans yapan arkadaşlarımdan duymuştum. Bilgisayar adına ise evde sadece oyun amaçlı Sinclair Spectrum 48K’m vardı. Neyse ki Hakan Kıran arkadaşımızın el yazısı mükemmel olduğu için λ, γ, ∑ türü matematiksel formüllerin yazım işini ‘hattat’ olarak kendisine emanet edip rahata kavuşmuştum. Doğrusunu söylemek gerekirse, organizasyon yönüm dışında güvenebileceğim hiçbir şey yoktu elde. Mahmut Hocam telaş içinde "Reha, sen gideceksin, tezin teslimatı bana kalacak, İbrahim ve Özer Hocalara çok mahcup olacağız, bir an önce imzalarını almalısın." diyordu. Tüm tez dönemimde bana hiç sinirlenmemiş olan hocamı bile kızdırıyordu benim bu çaresiz ama geniş tavrım. Ben de, borç bini aşınca misali nasıl bir pişkinlikse, "Hocam lütfen siz hiç merak etmeyin, ben burada olmasam da arkadaşlarım bu sorunu çözerler." diyerek hocayı teselli etmeye çalışırken daha da huzursuz ediyordum. Oysa ki benim öncelik sıralamama göre, uçağa yetişebilmek için bir an önce Ankara'da Kanada Büyükelçiliğine gitmem gerekiyordu, son kalan öğrenci bilgi ve belgelerini tamamlayabilmek adına.

İşte öyle bir dönemde, Logo Şirketinin kurucu mimarlarından programcılığın üstadı arkadaşım Turgay Aytaç Erenköy'deki evinde benim için Professional Write adlı programa benim parça parça Turbo Pascal’de yazmış olduğum tekstleri taşıyor ve sigma ve lamdaları basmak için belki de tarihin ilk printer driver’ını yazmaya koyuluyordu. Bu amaçla düz tekst dokümanın içine konan özel işaretleri yorumlayacak bir program yazma çabasındaydı. Hatta ben Turgaylar’da yokken -bir an önce tezin basılı halini görebilmek için içi içini yiyen- Mahmut Hocam da içini rahatlatmak amacıyla Turgay’ın evine yardıma gitmişti. Tez sunumu aşamasında hocasını bile çalıştıran öğrenci olarak üniversite tarihine girmişimdir herhalde. Gülseli Zeren arkadaşım ise IBM’de yeni işe girmiş ve aramızda ilk PC sahiplerinden biri olarak mesai saatleri sonrasında Cihangir'deki evinde, Araştırma Görevlisi arkadaşım Hakan Kıran da Moda'dan eşsiz katkıları ile benim tezi 'imece usulü' tükenen zaman dilimlerine karşı gece gündüz çalışarak adam etmeye çalışıyorlardı. Bir taraftan da Selim Şengör, Engin Özcan, Nejat Ürem ve Murat Parlak Mühendislik Fakültesinin 4.katındaki Endüstri Mühendisliği Laboratuvarında printer başındaydılar son düzenleme, sayfa numarası ve yazım kalitesi kontrolleri için...

Sonunda, uçak kalkış saatine 48 saat kala Rahmetli İbrahim Hocamdan ve Sevgili Özer Hocamdan ciltlenmiş tez nüshalarına imza almayı başarmış ve teslimatı ucu ucuna yapabilmiştim. Böylece çok sevgili Mahmut Hocam da derin bir nefes almıştı. Ben de tezimin önsözünde tam 7 sınıf arkadaşıma teşekkür ettim. Çok sevdiğim Turgut Küçük arkadaşım ise “beni unuttun” diye gönül koymuştu!

Sonrasında o yüksek lisans tezi, European Journal of Operational Research Dergisinde yayınlanan bir makale haline dönüştü ve bugüne kadar 450’ye yakın uluslararası atıf aldı. Yine o tez aracılığıyla, ben doktora sonrasında, Boğaziçili ağabeyimiz ve o tarihte Yapı ve Kredi Bankası Genel Müdürü olan Burhan Karaçam’ın daveti üzerine birden kendimi Yapı Kredi’de işe başlamış buldum. Kaderin bir oyunu, yıllar sonrasında bir Yapı ve Kredi Bankası emeklisi olarak dolaşıyorum.

Çok güzel bir arkadaşlıktı; 30 yıl sonra da aynı sevgi ve aynı heyecan. Bu vesileyle, emeği geçen herkese eşsiz şükranlarımı sunuyorum.

Gerçekten geçmiş zaman olur ki hayali cihan değermiş...

Reha Yolalan <ryolalan at tekfen.com.tr>


Ters Köşe, 1988

İbrahim Kavrakoğlu Hocamızın verdiği Engineering Economics dersini alıyorduk. Dönem sonu yaklaşırken hocamızın kitabın sonunda yer alan problemlerden soru hazırladığını duyduk. Oldukça fazla soru vardı ve zaman dardı. ‘İşbirlikçi rekabet’ kavramını belki de erkenden keşfederek problemleri sınıfça bölüştük. Herkes kendine düşen problemleri çözdü. Uygun bir günde boş bir sınıfta bir araya geldik ve soruları tek tek tahtada çözdük. Birbirimizin çözümlerini not aldık. Sınava girerken hepimiz mutlu ve rahattık; cevaplar hazırdı. İbrahim Hoca sınav sorularını dağıttığında biz de dağıldık; sorular kitaptan değildi! Yine de birçoğumuz için yaptığımız çalışma büyük fayda sağlamıştır diye düşünüyorum.

Funda Sivrikaya <funda.serifoglu at bilgi.edu.tr>

Editörün notu: Hocanın öğrencileri çalışmaya zorlamak için kullandığı bir yöntem olmalı :)


Kavrakoğlu 1 - IE'90 0, 1988

Dersimiz "Engineering Economics", ben bir Endüstri Mühendisliği öğrencisiyim, resmen "Finansal Yönetimin Temelleri" dersini 3-4 haftada bitirip, yatırım kararlarının finansal açıdan kıyaslanmasını öğreniyoruz İbrahim Kavrakoğlu Hocamdan. Şu kadarını söylersen abartmamış olurum, ABD'de MS Finans master seviyesinde aldığım 3 dersi 1 sömetirde veriyor hocam, o derecede konsantre ve konusuna o derece hakim ki; tabiri caiz ise, kafalarımızı yarıyor, beynimizin içine istifliyor bilgiyi. Öğrenci de alıcı, hocamız da bizlerden gelen sorulardan, interaktif ders işlemekten son derece memnun belli ki, hiç aksatmadan geliyor her derse. O günlerde Boğaziçi Elektronik birinci sırada, Endüstri Mühendisliği de sanırım öğrenci seçme ve yerleştirme sınavının ilk 500 öğrencisinden dolduruyor sıralarını. Biz de sünger gibiyiz demeye getiriyorum, hocamız ne verse emiyor öğrenciler. İşte hocamıza o hazzı vermekten, bir o kadar da biz memnunuz.

Neredeyse 30 yıl öncesine gittim. Hayatımda çok önemli etkisi olmuş bu değerli bilim insanının, 9.11.1988 tarihinde saat 15:00-17:00 arasındaki dersindeyiz. 15 gün önce İsviçre'de, Galatasarayımız deplasmanda dahi yenebileceği bir takıma 3-0 yenilmiş. Aynı saatte Ali Sami Yen Stadı’nda maç başlıyor. Koyu bir Galatasaray taraftarıyım ve 10 yıl lisanslı sporcusuyum. Aramızdan bir kaçı da maça gitmiş. Onlar belli ki daha inançlı turu geçeceğimize. Ben 3-0’dan tur geçilmesinin mucize olduğunu hesaplıyorum, onca olasılık okumuşuz, istatistik yalayıp yutmuşuz ne de olsa.

Tarihi bir gün aslında, ancak o tarih henüz yazılmamış, o saatlerde yazılacak, henüz bilmiyoruz. Bende ve önde bir arkadaşımızda küçük birer transistörlü radyo ve kulaklık var, bir yandan dersi bir yandan maçı dinliyoruz. 20 (dersin de 20’nci dakikası) ilk golü atıyoruz, sınıfta hafif bir dalgalanma, kulaktan kulağa yayılıyor bilgi. Kimilerinin maçtan haberi bile yok. Ara veriliyor, ders arasında kaçanlar oluyor 2-3 kişi topu topu, hocanın kendi kitabı var zaten, o kitap da o derecede kompakt ve iyi bir dille yazılmış ki, derste öğrenmeyen de şöyle bir tarasa kitabı, konuya hakim oluyor nasıl olsa.

2'nci ders -dolayısıyla 2’nci yarı başlıyor- dakika 53, 2’nci golü atıyor Tanju Çolak. Gene mırmırlanmalar. Hocamın yüzünde bir tebessüm, artık biliyor: "2 mi oldu çocuklar?". Evet hocam, ama hoca tebeşiri alıp da kara tahtaya döndüğünde, 3-5 kişi daha müsaade istemeden yok oluyor sınıftan. 3’ncüyü atsa Galatasaray maç uzatmaya gidecek. Kantinde yer kapmak lazım artık. O gülümseme artık yerini hafif bir siteme bırakmış durumda. Ama devam ediyor derse, görmezden geliyor sevgili hocam.

Fakat o 3’ncü gol yok mu? Önde oturup maçı dinleyen arkadaşın, hocamızın tolerans göstermesinden de cesaretle, 2 yumruğu havada “goool” diye bağırdığını hatırlıyorum. Sonra da, vay bee hocamın da "yaratıcı lügatı" baya bir zenginmiş diye geçti aklımdan. Elindeki tebeşiri de çöp kutusunu hedefleyerek, adeta bir frizbi fırlatır gibi salladı. Geçmiş gün, tebeşir basket olmadı galiba ancak Tanju 80 ve 88’de 4’ncü ve 5’nci kez havalandırdı ağları. Evet onları gördük, soluğu kantinde aldık, ayakta seyrettik devamını ama hocamız bir daha gelmedi derse.

Toprağın bol olsun hocam, mekanın cennettir eminim. Bizler iyiyiz, sizin bize 2 ayda verdiklerinizle ben emlakta ve borsada 30 yıldır gayet iyi idare ediyorum.

Özgür Cenk Toraman <ozcetoraman at gmail>


İnsan Odaklı Vizyon, 1990

Kalite Derneği’nin kuruluş aşamasında, kendi şirketlerimizde ulaştığımız kalite seviyesini geliştirmek ve sürekliliğini sağlamak için kalite tekniklerini ve onların uygulanabilirliğini araştırıyorduk. Prof. Dr. İbrahim Kavrakoğlu ile tanışmamız ve sonraki aşamada onun KalDer Yönetim Kurulu üyesi olarak heyecanlı yaratıcı ve her işi hızla halletme tutkusu bizi kanatlandırdı. O bize günlük somut konular yerine vizyoner bir bakış açısı ile çalışmayı öğretti. Bizler şirketlerimizde, batı dünyasının etkisi altında kalite yönetim sistemi çalışmalarına saplanmışken, İbrahim Bey, ortaya koyduğu Japonya kaynaklı Toplam Kalite Yönetimi ve farklı yaklaşımları sentezleme gücüyle hepimizi etkileyerek KalDer’in insan odaklı vizyonunu oluşturdu. Vizyoner ve yenilikçi yaklaşımı ile bulunduğu ortama yeni ufuklar açmakta çok başarılıydı. Kalite ile rekabetçilik ilişkisinin kurulması ve bunun bir yönetim görevi olduğuna ilişkin yaklaşımın öncüleri içinde yer aldı. Kongre Komitesi Başkanı olarak TÜSİAD – KalDer işbirliği ile organize edilen Ulusal Kalite Kongresinin sağlam temellere oturtulmasında büyük emeği geçmiştir. KalDer’in kuruluşuyla oluşan ve ortak akıl olarak adlandırabileceğimiz deneyim ve bilgi birikiminin eğitimler, kitap ve dergi yayınlarıyla toplum ile paylaşılmasına özel bir önem vermiş, kalite yönetimine ilişkin kitapları KalDer’in ilk yayınları arasında yer almıştır.

Prof. Dr. İbrahim Kavrakoğlu birçok alandaki akademik çalışmaları ve projelerinin yanı sıra dünyadaki gelişmeleri, güncel yöntem ve uygulamaları takip eden, özellikle 90’lı senelerde Türkiye’nin dışarı açılması ve dünyanın globalleşmesi neticesinde ülkemiz açısından ortaya çıkan tehditlerin fırsata dönüştürülmesi ve o yıllar için oldukça yeni ve radikal bir yaklaşımla yalnız özel sektörün değil, kamu sektörü ve sivil toplum kuruluşlarının da rekabetçi bir yönetim anlayışı geliştirme konusunda çaba içerisinde olmasını savunan bir kişilikti. Son senelerdeki rahatsızlığı ve aramızdan zamansız ayrılışı, yeri kolay doldurulamayacak bir boşluk bıraktı, Allah Rahmet eylesin.

Mehmet Sabuncu <mesab34 at gmail>


"Burdan Gelip, Şöyle Dönen Bir Yaka", 1990

İbo'cum, "Yenilik" senin diğer ismin olmalıydı. Tanıdığım günden beri her konuda sürekli yenilik arayışlarındaydın. Mesleğinden, günlük hayatına, hobilerine kadar! Doğrusu başardın da, yenilikler yaratmayı...

Ersin, Füsun, sen, ben... Sohbetlerimizde senin yenilik hayallerini bazen ciddiye alır, bazen "yok artık" derdik. Tabii bu itiraz daha çok Ersin'den gelirdi. Ersin ve sen geçmişte çok şey paylaşmış, birbirini seven arkadaştınız... Bugün bile hala aklıma sizin Londra maceralarınız geldikçe gülüyorum. Gülerek hatırlanmak kadar güzel bir şey yok!

Bugün aklıma geldi. 90'lı yılların başıydı. Henüz erkek modası son derece klasik çizgisindeyken, sen kafanda bu sefer "giyim" konusunda yenilikler geliştiriyordun fakat istediğin gibi farklı yakaları olan ceketler yoktu. Hatta ayağa kalkıp, tarif ediyordun "Burdan gelip, şöyle dönen bir yaka olamaz mı?" gibi. Öylesine aklına takmıştın ki, Füsun uzun arayışlar sonunda tam istediğine yakın, yakaları farklı, renkleri farklı, şık ceketler buldu. Sen de muradına erdin, güle güle giydin!

Sen bana Ersin sayesinde gelen dost ve arkadaştın. Birlikte çok keyifle güzel günlerimiz geçti...

Şimdi bir süreliğine yollarımız ayrıldı. Özleyeceğiz, ışıklarda uyu...

Nur Emiroğlu <nur.emiroglu at hotmail>


Disiplinler-arası Bir Karakter, 1993

İbrahim Bey'i üç ofisinde çalışırken izledim. İkincisi, Paşabahçe'deki (Şişe-Cam) ofisinde bilgisayar ekranı başındaydı. O sıralar bilgisayar nispeten pahalıydı, yöneticilerin yaygın olarak kullandığı bir araç değildi. "Bütün üretim ve satış bilgileri elimin altında, istediğim bilgiye hemen ulaşıp raporlayabiliyorum" dedi. İlk MIS (Yönetim-Bilişim Sistemi) uygulamalarından birine şahit olduğumu sonradan anladım. Akışkanlar mekaniğinin endüstri mühendisliğine nasıl uygulandığını da o gün anlatmıştı. Hayran kaldım... Disiplinler-arası çalışmak onun baskın bir karakteriydi. [2004'de devam edecek]

Erol Inelmen <inelmen at boun.edu.tr>


Her Masada Bir PC, 1993

Şişecam Fabrikaları için yeni PC (masa üstü bilgisayar) alımı talebi Genel Müdür'e iletiliyor. Ancak yüksek bulunan miktarın azaltılması yönünde bir itiraz geliyor. Gerekçe şöyle: Her masaya bir PC konması gerekmez. Her şeflikte bir PC yeterli olacaktır. Zaten kullanım süreleri çok kısa, paylaşımlı kullanılabilir.

İbrahim Kavrakoğlu'nun Genel Müdür'e cevabı: Her şeflikte ortak bir telefon olduğu ve paylaşımlı kullanıldığı zamanları hatırlarsınız. Bugün artık her masada bir telefon var. Kullanım süresi çok kısa da olsa telefonlar kişiye özel. Gelecekte PC de telefon gibi her masada bulunacak.

Osman Tunalı <osmanrtunali at gmail>

Editörün notu: Bu olaydan 20 sene sonra her cepte bilgisayar olacağını İbrahim Hocam bile tahmin edemezdi


Rektörden Mektup, Ekim 1994

Boğaziçi Üniversitesi Rektörlüğünün hocalarla kitap paylaşımı geleneği eskiye dayanır. 31 Ekim 1994 tarihinde Rektörümüz Prof. Dr. Üstün Ergüder’den aşağıdaki mektup ekinde İbrahim Kavrakoğlu’nun Toplam Kalite Yönetimi kitabını aldım. Rektörümüz, Üniversitemizde tüm süreçlerin kalite bilinciyle yönetilmesinin, mükemmellik yolculuğumuz için önemini vurgulamaktaydı. Kitabın kalite ayı olarak bilinen ve bir çok kalite etkinliğinin gerçekleştirildiği Kasım ayı başında bizlere ulaşması, Boğaziçi Üniversitesi için de anlamlıydı.

Sayın Prof. Dr. Ali R. Kaylan
Bilindiği üzere Senatomuz 25.11.1992 tarihli kararı ile Üniversitemizin hedefini “Bilimsel Mükemmellik” olarak belirlemiştir. Bu hedefe erişmek yalnız akademik faaliyetlerdeki kaliteyi yükseltmekle gerçekleşemez. Üniversite hem bu hedefe ulaşmak hem de değişen dünyaya ayak uydurmak amacı ile öğrenci faaliyetleri ve idari destek hizmetlerinde de “Kalite”ye önem vermek zorundadır.
İşte bu amaçla Üniversitemiz bir süredir hizmet içi eğitim programlarını sizlere sunmaya çalışmaktadır. Bu çabalarımızı desteklemek üzere öğretim üyelerimizden Prof. Dr. İbrahim Kavrakoğlu Toplam Kalite Yönetimi kitabından önemli bir adedi Üniversitemize armağan etmiştir. Kendisine hepiniz adına teşekkür eder, çalışmalarınıza faydalı olacağı ümidi ile kitabı ilginize sunar, başarılar dilerim.
Prof. Dr. Üstün Ergüder, Rektör


İbrahim Hocamızın kalite yönetimi alanında yazdığı bir çok kitap, Türkiye Kalite Derneği tarafından yayınlandı ve Ulusal Kalite Kongrelerinde okuyucuyla buluştu. Kişisel deneyim, yorum ve görüşlerini de paylaştığı bu kitaplar, 1990’lı yıllarda iş dünyasının kalite alanında bilinçlenmesi ve rekabet gücünün artırılması için önemli katkılardı. Bunlar arasında Kalite Cep Kitabı (Nisan 1993), Toplam Kalite Yönetimi (Nisan 1994), Sinerjik Yönetim (Ekim 1994) gibi yayınları kişisel kütüphanemde de saklamaktayım.

Ali Rıza Kaylan <kaylan at boun.edu.tr>


Yönetici Düzeyinde Toplam Kalite, 1994

Şişecam Genel Müdür Yardımcılığı görevinden ayrılırken sorulan "Gelecek için planınız nedir?" sorusuna cevabı: "İş hayatımı beş yıllık zaman dilimleri için planladım. Geçmiş beş yılda çalışanlar düzeyinde Toplam Kalite Kontrol uygulamaları yaptık. Gelecek beş yılda yönetici düzeyinde Toplam Kalite Kontrol çalışmaları yapacağım."

Osman Tunalı <osmanrtunali at gmail>